Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

İsrail’in sonu ve 2012…

İsrail’in Sonu ve 2012…

İsrail amansız bir tutkuyla kendisine vaad edilen feci akibete doğru hızla yuvarlanıyor.

Demek ki yazgı böyle bir şey! Vakti gelince kendi ayaklarınla ölüm vadisine koşuyorsun…
Zaten ilahi bir yasadır, bir kavim helak edilmeyi hak ettiğinde, Allah mücrimlerden ve fasık sefihlerden basiretsiz idareciler verir. O idareciler onları yavaş yavaş helake götürür:
“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz” (İsra, 16)
Maalesef çok geniş dünyevi imkanlara ve teknolojik bir üstünlüğü sahip olmalarından dolayı İsrailoğulları şımarmış durumdalar. Daha doğrusu onlar adına hareket eden siyonistler… Kimsenin gücü kendilerine yetmez sanıyorlar. Ve sanıyorlar ki, kendilerini denizden geçiren Rableri hala onlarla beraberdir. Oysa o gün onlar mazlum bir halk idiler. Bugün ise İsrail, Firavunlar Mısır’ı, Filistinliler ise o yurdun mazlum ‘İsrail oğulları’ olmuşlar…
Filistinlileri selamet sahiline çıkaracak ‘deniz yarılması’nın gerçekleşmesi de an meselesi… Onlar da tıpkı huyunu kaptıkları ve suyuna gittikleri Firavun (zaten Firavn güç ve kudret sahibi olmak demektir ki, bugün İsrail dünyanın bir numaralı güç ve kudrete sahibi ülkesidir) ve ordusu gibi ilahi hışma doğru sürüklenip gidiyorlar.
Onları bekleyen ‘akıbet’, Tevrat’ın da belirttiği gibi topyekûn bir imhadır. ‘Gargat ağacı’ –ki mağaraların yani yerin altına saklanmış gizli ve acayip güçler demektir (bir tür manyetik yelektir ki giyene kurşun isabet etmiyor ve onu dijital taramalardan ve gözlerden saklıyor) inşallah ilerde onu biraz açacağım- bile onları kurtaramayacak…
* * *
Koştukları akıbet nasıl bir akıbet mi? İşte Tevrat’tan bir paragraf:
“Yehuda’da (Telaviv) bildirin ve Yeruşelim’de (Kudüs) işittirin ve deyin; Memlekette boru çalın; yüksek sesle bağırın. Ve deyin: Toplanın da duvarlı şehirlere girelim. Siyona doğru bayrak kaldırın; kaçıp sığının, durmayın; çünkü ben Şimalden (Kuzeyden) üzerinize büyük bela ve kırgın (katliam) getireceğim. İşte aslan sık ormanından çıktı. Ve ‘milletleri helak eden’ (cengâver) yola düştü; şehirlerin harap olsun ve onlarda oturan kalmasın diye senin diyarını viran etmek için yerinden çıktı” (Yeremye Bab 4, Pargraf 3)
Şimdi de şu hadis-i şerife bakın:
“Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek ‘Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda, gel onu cezalandır, diyecek. Sadece ‘gargat’ ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır” buyruluyor. (Sahih-i Müslim, Kitab-ul Fiten H. 2239).
İşte hiçbir ikazı dinlemeyen, dünyayı takmayan İsrail’in akıbeti bu!
Peki bu akıbetin başlarına geleceğini kabul etsek bile, bunun şimdi olacağının garantisi ne?
Tevrat’ın şifresindeki açılımlar!
* * *
İsrail oğullarının, kıyamet kopmadan önce, kendilerine son defa verilen ‘iktidarı’ (devlet olma) şansını kötüye kullanacakları, bölgede fesat ve bozgunculuk çıkaracakları, sonuçta da tüm insanlığın onayı ile kozmik bir imhaya uğratılacakları haber veriliyor. Adeta, insanlığın, beşerin bünyesini sarmış kanserli hücrelerin temizlenmesi gibi insanlık vücudunun bu habis hücrelerden temizleneceği haber veriliyor.
Bu hem Tevrat, hem Kur’an, hem de hadis-i şeriflerce onaylanıyor. Onun ne zaman olacağını ise Tevrat’ın şifresi belirliyor.
Kur’an’ın ifadesiyle ‘ahiret vadi’ geldiğinde (İza cae va’dü’l-ahireti), İsrail oğullarının bir kere daha Nebukadnazar dönemindeki gibi topyekûn bir katliama uğrayacaklarını İsra Suresi’nde net ve açık bir şekilde haber veriyor.
Tabii ki burada asıl mesele, ‘ahretin va’di’ tabirinin, bir tarihle ilintilendirilmesidir. Yani onun bu dönemde ve bu zamanda olup olmadığını nereden bileceğiz?
Bu noktada da Tevrat’ın Şifresi adlı kitaptan net işaretler bulabiliyoruz:
Tevrat’ın şifrelerini çözmek için iki Rus matematik profesörü tarafından yapılmış bir hesaplama programına ‘günlerin sonu’ ifadesi verildiğinde (5756) 1996, ‘armageddon’ (insanlığın son büyük savaşı) kelimesi verildiğinde 2000, nihayet ‘Kudüs eksenli atomik savaş’ ifadesi verildiğinde ise (5766) 2006 tarihine denk gelen rakamlar çıkmaktadır. İsrail’i helak edecek hadiselerin başlangıcı olarak 1996 yılı verilir. Sonra bu sürecin 2006’ya kadar değişik süreçlerde tırmanarak devam edeceğini ve 2012 yılı itibarıyla da düğmeye basılacağı zaman olarak ortaya çıkar…
Esasında bu akıbeti onlar bizden daha iyi biliyorlar. O yüzden de o büyük hadisenin (hadislerde geçen yevmü’l-melhame) öncesindeki olayların dizilişine müdahale ederek sonucu kendi lehlerine çevirmeye çalışıyorlar.
O büyük imha hareketi, üç sembolik şahsın (Muhammed (asv), -yani Müslüman Araplar – Musa (as), (yani Yahudiler), Nuh’un çocukları (yani Türkler) kavgası gibi aktarılmış. Hz. Muhammed (asv) ayette ismen değil ‘abd’ (=kul )olarak geçer. Çünkü o hadiselerin cereyan edeceği zamanda Araplar –bugün olduğu gibi- kendi adlarına konuşabilecek dirayette ve kabiliyette olmayacaklar. Musa (as) bir kere kendi adıyla, bir kere de Beni İsrail olarak geçer… Bu demektir ki Yahudiler kendi haklarını savunabilecekleri durumda oldukları halde ayrıca da yeryüzüne dağılmış çocuklarından yardım ve destek alacaklar.
Hz. Nuh ise kendisi olarak değil, zürriyetinden gelenlerle anılır. Nuh’un çocukları, şükretmeye çağırılırlar… Bu da demektir ki, Türkiye o hadiseye bulaşmamak için azami gayret sarf edecek ve etmeli. Ama neticenin belirlenmesinde asıl görevin ona verileceği ve şereften dolayı da şükür etmesi gerektiği vurgulanır. Sonra da o akıbetin nasıl gerçekleşeceği anlatılır.
Denilir ki size iki kere iktidar (devlet olma şansı) verdik. Bunların bikinicisi gerçekleşip de siz bozgunculukta haddi aşınca ( haddi aşmak; kendilerinden olan peygamber ve liderleri ve farklı inanan din kardeşlerini öldürmek demektir) biz de üzerinize acımasız kullarımız gönderdik. Güney Irak’ta kurulu Babil krallığı kuzeydeki İsrail devletini ve Kudüs’teki Süleyman mabedini yıktı, kuzey Irak’ta kurulu Ninova krallığı da Yehuda’yı yıkıp yok etti.
Ayet, İsrail oğullarına hitaben, diyor ki, “biz daha sonra sizi oğullar ve mal mülk ile destekleyeceğiz, sizi o bölgede nefer olarak çoğaltacağız ve siz, sizin devletinizi yıkanlardan intikam alacaksınız.” İşte bugünkü Irak’ın hali de o rövanşın alındığını gösteriyor.
Sonra diyor ki “ahiret vadi geldiğinde biz yine üzerinize acımasız kullar göndereceğiz. Yine mescide (Kudus yahut belki de yeniden inşa etmek için çabaladıkları Süleyman Mabedi’ne) girecekler ve bu kere öncekinden de beter cezalandırılacaksınız….” (İsra, 1-8)
Bu cezalandırmanın nasıl bir şey olacağının ipuçlarını da yine Tevrat veriyor. Nitekim Tevrat’ın herhangi bir yerinde ‘atomik soykırım’ veya ‘dünya savaşı’ ifadesi geçiyorsa mutlaka Kudüs ile birlikte anılmaktadır. Çünkü Kudüs, ‘lanetli’ İsrail oğullarına haram kılınmıştır. Onları helak edecek ilahi gazap, onların Kudüs’ü yeniden ele geçirmeleri üzerine vaki olacak. İşaya’da Kudüs’ün adı Ariel diye isimlendirilmiş ve Ariel adı lanetlenmiştir. Şöyle ifade edilir: ‘Lanet olsun sana Ariel! Ey Davud’un yerleştiği şehir Ariel!”
Yeremya ise, Kudüs’ü, İsrail’in ‘boşadığı kadın’ diye tarif eder ve ona yeniden dönmesi kesinlikle haram kılar. Şöyle der Yeremya Bab 3, parağraf 1’de:
“Bir adam karısını boşar ve yanından gidip başka birisinin karısı olursa (Yani sizin elinizden çıkıp Müslümanların şehri olursa) adam olan o kadına bir daha döner mi? O diyar onlar için murdar ve haram olmaz mı?”
İşte İsrail Kudüs’ü işgal edip onu başkent haline getirmesiyle fitili ateşledi. Takdir edileni mukadder kıldı. Halbu ki bir daha oraya dönmeyecek yahut en azından Kudüs’ü istemeyecekti. Ve tabi bir de kendine ‘vekil’ edinmeyecekti.
O Kudüs’ü alıp başkent yapmakla boşadığı kadına döndü ve sırtını Amerika’ya dayamakla da Allah’tan başka vekil edinmiş oldu. Ardından da 1996’ya iki ay kala kendinden olan lideri öldürdü… bunlar sembolik işaretlerdir. Diğer tüm dünyevi olaylar ve hadiseler ise o takdirin tezahüründen ibaret… Tabii sivil geminin Aşdod limanına çekilmesi de büyük bir işarettir ki ‘Kuzey’den gelecek ‘Arslan’ın yerinden kalkıp harekete geçtiğini haber veriyor. ‘Tartan’ın Aşdod’a geliği yıl Aşur kralı (Anadolu’nun kralı) Sargon’un harekete geçtiği zaman olacaktır. İşaya, 20, 1)
Evet bugün artık, Tartan’ın (geminin) Aşdod’a (aşdod limanına) geldiği gündür. Bu, artık sonun başlangıcıdır.
Her bir hadisenin bir başlangıcı vardır. Gayeleri çaresiz insanlara yardım etmek olan ve dünyanın tüm halklarından temsilcilerin bulunduğu bir topluluğu taşıyan sivil bir geminin vurulup sonra da Aşdod limanına çekilmesi, bir işaret fişeğidir… Artık hüküm İsrail’in aleyhine olacaktır!
* * *
Biz Türkiye’nin sabırlı ve kararlı hareket etmesi gerektiğine inanıyoruz. Esasında bu o geminin yola çıkarılmasında ve İsrail’in o gemiyi -hem de kendi kara sularına bile girmeden- vurmasında ciddi planlar var. Bana gör ebu operasyon, Türkiye’nin yükselmekte ve parıldamakta olan yıldızını söndürmek amacı taşıyan çok katılımlı ve çok aktörlü bir planın eseridir. Türkiye’nin önünü çevirme planı… Bunun içinde İran dahil, hiç beklenmeyecek kadar çok faktörler ve aktörler bulunuyor olabilir…
Türkiye bütün bu ihtimalleri göz önünde bulundurmalı. Madem ki Türkiye’nin maksadı gerçek bir barış ortamı tesis etmektir, dikkatli hareket etmeli. Türkiye’nin bölgede barış ortamını sağlama planları içinde elbette İsrail de vardır ve olmalıdır. Yani komşuları ile sıfır problem diplomasisi yürüten Türkiye’nin İsrail ile kavgalı olması beklenmez!
Ama İsrail, sürekli Türkiye’nin dostane ve barışçı duruşunu bozmaya çalışıyor. Doğal olarak da bir gün muhatabının patlayacağını bilmesi lazım. Nitekim Yeremya, kuzeyden gelecek ‘kırgın’ı (yok edici yıkımı) izah ederken, Aşur kralı ve öfkeli Aslan tabirini kullanıyor. Bu her iki işaret de Anadolu’ya bakıyor… Kabalacı siyonistler bunu iyi bilirler.
* * *
Bu satırlar yazılırken, Başbakan’ın güvenlik bürokratlarıyla yaptığı toplantı da devam ediyordu.
Ne karar çıkarsa çıksın, inşallah milletin lehine olur. Türkiye’nin hali, Bedir Savaşı öncesindeki Müslümanların haline benziyor. Onların, maksadı, Kureyş’in, geliriyle savaş hazırlığı yapmayı planladığı kervanı vurup, onları bu maksadından alıkoymakta. Ama Cenab-ı Hakk’ın muradı başka idi. Kureyşlileri de hırsa o bölgeye sevk etti. Müslümanlar istemedikleri halde müşriklerle bir savaşa tutuştular. Sonunda da Kureyş’in hayat damarları kesildi. İnşallah Türkiye’nin alacağı tedbirler de İsrail’in şımarıklığının önünü kesir!

İşi nereye varacağını Allah bilir. Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler!

M. Ali Bulut – Haber 7
mabulut@gmail.com (mabulut@gmail.com)

Kim daha Atatürkçü ?

Türkiye’nin en büyük lideri, kurucu ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı beş ay boyunca neden ortadan kayboldu? Anıtkabir’in yapımı niçin 12 yıl sürdü? Ata’nın yakın arkadaşı İsmet Paşa mı, yoksa 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar mı daha vefalı davrandı?

İki gün sonra Ulu Önder Atatürk’ü ölüm yıldönümünde anacağız. 10 Kasım’da yine Anıtkabir’e akın edeceğiz ve yine büyük kurtarıcımızı rahmet ve minnetle yad edeceğiz. Ama Atatürk’ü artık, hamasi nutuklardan ve şablonlardan kurtarmamızın zamanı gelmedi mi? İnsan Mustafa Kemal’in gerçekleriyle yüzleşmemizin zamanı gelmedi mi? Eğer biz Atatürk’ün gerçek öyküsüyle yüzleşmezsek, bunu hangi art niyetlilerin yapacağını bilmek sır değil! Peki, o halde 2 gün sonra anacağımız 10 Kasım’la işe başlayalım. Ölümü, cenaze töreni ve Anıtkabir’e defniyle ilgili kalın sis perdesini biraz aralamaya çalışalım.

DOKTORUN SON RAPORU

Hepimiz, Atatürk’ün 10 Kasım Perşembe günü saat 9’u 5 geçe hayata gözlerini yumduğunu biliyoruz. Atatürk için doktorlar heyetinin, 8 Kasım günü düzenlediği rapor ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterli’ğinin yaptığı açıklama şöyleydi:

Riyaseticumhur Umumi Katipliği’nden
1 Bugün ikinci teşrinisaninin (Kasım) 8. Salı günü saat 23’te Reisicumhur Atatürk’ün sıhhi vaziyetleri hakkında müdavi ve müşavir tabipleri tarafından verilen rapor ikinci maddedir.

2 Bugün saat 18.30’da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhi vaziyetleri yeniden ciddiyet kesbetmiştir.
Hararet derecesi 36.4, Nabız: Muntazam-100, Nefes:22’dir.

CENAZEDE TÜRKÇE EZAN

Şimdi 10 Kasım’a gelelim. Saat 9’u 5 geçe Atatürk hayata gözlerini yumdu? Peki, cenaze namazı kılındı mı? Hemen kılınmadı. Dolmabahçe’den alınıp Ankara’ya gönderileceği sırada (19 Kasım 1938) kardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine namaz kılındı. Namazı İslam Tetkik Enstitüsü Başkanı daha sonradan da Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yürüten Şerafettin Yaltkaya kıldırdı. Ezan Türkçe okundu. Ama namaz 2.5 dakika sürdü, Dolmabahçe Sarayı’nda eda edildi. Camiye gidilmedi.

Peki, bu önemli anın fotoğrafı var mı? Hayır yok. Tartışmalar da bu yüzden günümüze kadar uzuyor. Dolmabahçe’deki katafalkın önünde halkın büyük bir ilgisi vardı. Hatta yaşanan izdihamda ezilenler oldu ve 11 kişi hayatını kaybetti.

Atatürk’ün ölümünden tam 26 saat sonra yeni Cumhurbaşkanımız seçildi: İsmet İnönü. Hem de Meclis’teki oyların tamamını alarak. İşte burası çok ilginç. İsmet Paşa, Atatürk’ün ölümünden önce tam bir yıldır ortalıkta yoktu. 1937 Eylül’ündeki o ünlü kavgadan sonra yolları ayrılmış, sağlık sorunlarıyla boğuşan Atatürk’le hiç görüşmemişti. Hatta o kadar ki Atatürk hastalığının son evresinde İsmet İnönü’nün görüşme talebi gerçekleşmemişti.

Atatürk’ün son bir yılda çevresinde kümelenen grup Hasan Rıza Soyak, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras ve Recep Zühtü Soyak olası bir ölüm durumunda İsmet Paşa’nın Atatürk’ün yerine geçmesini engellemeye çalışıyorlardı. Eğer İstanbul ziyareti olursa ve Atatürk’le görüşmeye gelirse suikast düzenleneceği haberleri dolaşmaya başladı.

İsmet Paşa, Atatürk’le ölüm döşeğinde görüşemedi. Ama her ne olduysa oldu ve ölümden tam 26 saat sonra alelacele yapılan Meclis oturumunda İsmet İnönü bütün milletvekillerinin oyunu alarak (348) Cumhurbaşkanı seçildi. Peki, ne oldu da son günlerinde Atatürk’le görüşmeyi dahi beceremeyen İnönü bütün oyları alarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Onu öldürtmeye kalkan milletvekillerinden birkaçı dahi muhalefet etmedi ve oturuma katılan milletvekillerin oylarının tamamını aldı? Atatürk’ün girdiği son komada Dolmabahçe’de toplantı yapılıp Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’ya Cumhurbaşkanlığı vekâleti zaten verilmişti.

Daha cenaze kaldırılmadan bu acele niyeydi? Devletin devamlılığı masallarına sakın inanmayın. Kıran kırana bir iktidar savaşı yaşanıyordu. Hangi gizli el bu seçime dokundu acaba? Devam edelim.

Atatürk öldükten sonra Dolmabahçe Sarayı’ndan Ankara’ya yapılan uğurlama töreni ve cenaze namazına Cumhurbaşkanı İnönü katıldı mı? Hayır, katılmadı. Peki, Ata’nın naaşı ne zaman Etnoğrafya Müzesi’ne kaldırıldı. Mart 1939’da. O halde 19 Kasım’dan mart ayına kadar cenaze neredeydi? Bilmiyoruz! Atatürk’e uygun bir kabir yapma girişimi ise İnönü’nün 12 yıllık iktidarında tam bir yılan hikâyesine dönüştü.

Okumaya Devam »

referandumda-neleri-oylayacagiz..

PKK ve MHP’nin Referandum Manevrası…

Terör örgütü PKK, referanduma yönelik boykot kararının gevşetildiği haberini yaydı ancak gerçekte durum tamamen farklı…

PKK’nın tek taraflı ateşkes ilan etmesi ve referanduma yönelik boykot kararını gevşetmesinin arkasında ‘PKK üzerinde etkili olan derin yapıların’ kapsamlı bir planın olduğu ortaya çıktı. Ankara kulislerine göre PKK’nın ‘tek taraflı ateşkes’ ve ‘referanduma evet’ söyleminin arkasında şöyle bir plan var: Boykotun işe yaramayacağını anlayan PKK, Güneydoğu’da her geçen gün artan tepkiler karşısında çark etmek zorunda kaldı. Özelliklede Ramazan’da kan dökülmesinden rahatsız olan bölgenin dindar Kürtleri her geçen gün tepkisini yükseltti. Bu rahatsızlık nedeniyle örgüt Ramazan başında fiilen ateşkese başladı. Aynı zamanda BDP’nin CHP ve MHP ile ortak hareket ediyor görüntüsünün Güneydoğu’da farklı anlaşıldığını fark eden örgüt yönetimi yeni bir manevra geliştirdi.

AK PARTİ İLE AYNI SAFTA İMAJI

PKK referanduma yönelik boykot kararının gev-şetildiği haberini yaydı. Gerçekte ise bölgedeki hava farklı. BDP teşkilatları boykot kararı sürüyormuş gibi yoğun bir çalışma yapıyorlar. Hatta önümüzdeki günlerde bütün bölgede daha da etkin kampanya yürütecekler. Boykota tüm gücüyle asılan BDP teşkilatı aynı zamanda referanduma açıktan destek vererek de AK parti ile aynı saflarda olduğu imajını oluşturmak istiyor. Buradaki en büyük hedef ise MHP ve CHP tabanından gelen evet oylarını ve kararsızları ‘hayır’a çevirmek. Özellikle Murat Karayılan’ın Kandil’de yaptığı “ateşkes için devletle anlaştık” açıklamasını yapması böyle bir planın parçası. Gerçekte böyle bir görüşme olmasa da bu sayede “Ak Parti ile PKK anlaştı” söylemi yayılarak Batı illerindeki evet eğilimi tekrar hayıra döndürülecek.

CHP “RUH İKİZİ SÖYLEMİ” BAŞLATTI

CHP-BDP-MHP ile omurgası oluşturulan ‘hayır cephesi’nin tepki çektiğini gören CHP de dün den itibaren “AKP-PKK ruh ikizi” söylemi başlattı. Karayıla-n’ın açıklamasını bahane eden CHP artık miting meydanlarından “PKK ile hükümet anlaştı” söylemini kullanacak.

MHP YENİDEN MİTİNGLERE BAŞLIYOR

MHP lideri Devlet Bahçeli, tabandan gelen tepkilerden sonra “hayır” mitinglerine ara vermişti. Hatta partiye yakın kaynaklar Ramazan ile mitinglerin tamamen askıya alındığını ifade ettiler. Fakat Murat Karayılan’ın “ateşkes için devletle anlaştık” ifadesinden bir gün sonra MHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklama da bugünden itibaren referanduma kadar her gün miting yapılacağı belirtildi. MHP grup baş-kanvekilleri de dün itibariyle “PKK-AKP el ele” sloganlarını seslendirmeye başladılar.

Kaynak : Aktifhaber

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=316629

Anayasa Değişikliği Taslak Metni için Aşağıdaki Linke Tıklayınız.

Anayasa Değişikliği Taslak Metni

Yalanlanmadı: İşte şok iddia

İsrail ile Türkiye arasında, 20 Ocak 1998′de imzalanan İşbirliği Ek Protokolü’ndeki şok detaylar…

Türkiye ile İsrail arasında soğuk bir dönem yaşanıyor.

İsrail’in Gazze ve Lübnan saldırısı, ardından “One minute” krizi ve son olarak “alçak koltuk” küstahlığı…

İsrail ile ilişkiler son 10 yılın en düşük seviyesinde görünüyor.

Bunlara teslim edilmeyen Heronlar, Anadolu Tatbikatı’ndan İsrail’in çıkarılması, F-4 savaş uçağı ve M-60 tank modernizasyonlarında yaşanan olumsuzluklar da eklendiğinde bilanço daha da ağırlaşıyor.

Ancak geçtiğimiz hafta Vakit Gazetesi çok çarpıcı bir iddiayı gündeme getirdi.

Habere göre İsrail ile Türkiye arasında, 20 Ocak 1998′de “Muhabere elektronik istihbarat bilgilerinin teatisini sağlamak amacıyla İşbirliği Ek Protokolü” imzalandı.

28 Şubat darbesine denk gelen yine aynı günlerde, Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı ile İsrail’in elektronik sistemler birimi ISNU arasında direkt muhabere devresi tesis ediliyor.

Habere göre sistemin işletimi ve devamı, Genelkurmay içerisinde “Bilgi Değişim Birimi Demir Devreler” adı verilen ve tamamen İsrailli yetkililerin kontrolündeki bir odadan sağlanıyor.

İddia da bilgiler de şok edici.

Vakit, “Siyah Lale” adı verilen bir resmi değerlendirme raporunun, “İsrail’in Türkiye’ye ait telsiz kanallarını da dinlediği” bilgisine yer verdiğini de ileri sürüyor.

Siyah Lale’de şöyle deniliyor:

“Müh. Bnb. H.Ö. tarafından faaliyet esnasında bir kısım IDF/ISNU personelinin, uçağın arka tarafındaki bir bölmede muhtemelen ‘PCM’ olduğu değerlendirilen ve Türkiye’ye ait olabileceği düşünülen çok kanal sistemlerini dinledikleri belirlenmiştir.”

Raporun haberde yer alan bölümleri vahim bir gerçeği daha gün yüzüne çıkarıyor:

“GES Komutanlığı’nca tespit edilen ve özel bir yapısı bulunan Suriye ve İran’ın sayısal çok kanal haberleşmelerine ve radarlarına ait sinyallerin çözümlenmesi amacıyla, 5 adet sinyal kaseti analiz edilmek üzere, 19 Ocak 2004 tarihinde İsrail Askerî Ataşesi’ne teslim edilmiştir. Sinyal analizinden bugüne kadar bir sonuç alınamamıştır. Demir Devreler İsrail lehine tek tarafa fayda sağlayacak şekilde devam etmektedir.”

Haberin yayınlanmasının üzerinden bir hafta geçti.

Ne İsrail ne de Genelkurmay iddiaları yalanlamadı.

Kurtlar Vadisi’nde bir sahne için kıyamet kopartan İsrail, bu kadar iddia “yalan” olsaydı herhalde sessiz kalmazdı.

Genelkurmay’ın da bu kadar ağır iddialar karşısında sessiz kalması dikkat çekici.

Sadece gerçeği öğrenmek adına taraflara yönelik başlıktaki soruyu tekrar ediyorum:

Genelkurmay içerisinde bir İsrail Odası var mı?

Erhan Başyurt – Bugün Gazetesi

Özel Harp Dairesi savaş dönemlerinde düzenli birliklerden önce hedeflenen coğrafyaya ulaşan ve düşman içinde çalışmalar yapan, tespitlerde bulunan ve düzenli birliklere bilgi, destek, lojistik gibi bilgiler temin eden, düşmana karşı psikolojk harekât yapan, düşmanın direncini kıran, mücadele yeteneğini tespit eden çalışmalar yapar. Bu çalışmalarıyla ordunun ve düzenli birlikerin başarılı olması için gerekli her türlü zemini ve şartları hazırlar. Özel harp, özel kuvvetler gibi adlarla anılan ve düzenli birliklerden farklı görevleri olan bu kuvvetlerin normal bir ülkedeki normal misyonu Osmanlı’da ki Akıncı birliklerine benzer.

Özel Harpçilerin bir başka misyonu da ülke işgale uğradığında halkı ülke savunmasına hazırlamak ve gayrı nizami harple ülkeyi düşman işgalinden kurtarmaktır. Dünyada hemen bütün ülkelerin farklı isimlerde benzer misyona sahip kuvvetleri vardır. Bunlar faklı meslek ve alanlarda çalışan insanlardan oluşan ekiplere, guruplara sahiptirler ve ülkenin bir nevi sigortası, görünmeyen ihtiyati kuvvetidirler. Askelik yapan sivillerden askerlik döneminde göz dolduranlar bu ekibe seçilirler ve sivil hayatta bunlardan yararlanılır. Belli aralıklarla eğitimler verilir. Yani Özel Harp Dairesinin siviller içinde uzantıları vardır.

Buraya kadar anlattıklarım özel harp dairesinin normal, olması gereken özellikleridir. Pek çok vatandaş; “Ordumuz tabiî ki bu tür bir örgütlenme içinde olacak! Milletimizi savaş dönemlerinde, işgal zamanlarında korumak ve kurtarmak için çalışacak! Bunda yadırganacak ne var?” diyebilir.

Ama bizdeki Özel Harp Dairesi veya Seferberlik Tetkiki Kurulu veya farklı dönemlerde farklı isimler alan bu organizasyonlar çok farklı misyona sahiptir. Bu tür örgütlenmeler milletiyle problemi olmayan, sinirleri ele geçirilmemiş ülkelerde, milleti ve ülkeyi dış düşmana karşı korumak ve düşman güçlere karşı milleti örgütlemek ve toplumun dinamiklerini düşmana karşı harekete geçirmek gibi amaçlar güderler. Milli bir devlet yapılanmasına ve milletle barışık sivil-askeri bürokrasiye sahip ülkelerde bu tür yapılanmalar yararlıdır.

İşte bizdeki problem tamda burada başlamaktadır. Zira başta silahlı güçler olmak üzere asrın başında devletin önemli aygıtları milleti korumak değil, “kontrol etmek”, “gütmek” ve “terbiye etmek” üzere yapılandırılmıştır. Tek Parti dönemi boyunca milletin kontrolü sivil-askeri bütün devlet birimlerinin işbirliğiyle sağlanmıştır. Demokrat Parti iktidarından sonra sivil bürokraside ve siyasette millet lehine değişiklikler olunca ve sivil alan tam kontrol edilemeyince toplumu yönlendiren ve milleti kontrol eden araçlar silahlı güçler içine yerleştirilmiş, oradan misyon görmeye başlamıştır. Devlet ve toplum başlangıçta kurgulanan ve planlanan çizgiden her kaydığında Özel Harp Dairesi’nin katkılarıyla ve askeri müdahalelerle yeniden istenilen çizgiye çekilmiştir.

Okumaya Devam »

Zamanla Perinçek’le davalık olmasına rağmen bugün Ergenekon’a taraf yazılar yazan, Aydınlık ekolünden Hüseyin Soner Yalçın, anne tarafından Tercan, baba tarafından Horasanlı bir aileye mensup.

‘Nerelisiniz?” dedim. Güldü. “Selanikliyim” dedi, “Medyada yükselmek istiyorsan sen de öyle yap, Selanikliyim de.”

Soner Yalçın söylemişti bunu, kendisine nereli olduğunu soran gazeteciye özel sohbette. Espri yapıyordu, ama kankası Yalçın Küçük’e göre pekâlâ dediği gibi de olabilirdi!

Kamuoyu onu, 1993’te Aydınlık’ta yayımlanan Cem Ersever röportajı ile tanıdı. Daha sonra bunu Binbaşı Ersever’in İtirafları adıyla Doğu Perinçek’in yayınevinden kitaplaştırdı. Onu böyle popüler yapan, Ersever’in, yıllarca varlığı inkâr edilen ancak Ergenekon mahkemelerinde artık tescillenen Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’den (JİTEM) olmasıydı.

Yani Soner Yalçın, Doğu Perinçek’in Aydınlık ekolünden yetişmiş günümüzdeki önemli temsilcilerinden biriydi. Bunun ne anlama geldiğini birazdan anlatmaya çalışacağız. Şimdi geçelim.

1995’te Aydınlıkçılarla yollarını ayırdığında Doğu Perinçek’le arası iyi değildi. Bütün diğer ayrılanlar gibi o da artık Perinçek için ‘dönekti’. Geçen sürede tarz olarak aynı olsa da ayrı yollardan yürüdüler. Perinçek’in, Aydınlık’ta, Yalçın için ‘aramıza sokuldu’ suçlamalarıyla iyice kanlı bıçaklı olan ikili, zamanla mahkemelik hâle gelmişti.

Fakat bir şey oldu. Türk Solu çevresinin de tespit ettiği gibi ‘özellikle Ergenekon soruşturmasıyla birlikte Soner Yalçın’ın sahibi olduğu odatv internet sitesi işlevsellik kazandı.’ Burada Perinçek için yazılar kaleme almaya başlayan Yalçın, Hürriyet ve odatv’de Ergenekon’u savunan yazılar yazdı, İşçi Partisi’nden Ergenekon tutuklusu Ferit İlsever’i ‘Oradaydım’ belgeseline konuk etti. Bunun öncesinde ise Perinçek, Vatan’da, Sanem Altan’a verdiği röportajda, Yalçın’a, bir anlamda ‘zeytin ağacı (!)’ uzatmıştı. Peki, neler oluyordu? Bir yandan mahkemelik olan Perinçek ve Yalçın ikilisini son süreçte tekrar aynı noktada buluşturan neydi?

Aslında bunun için belli başlı bir sebep yoktu. Zira bir-iki yıl geriye gittiğimizde Perinçek ile Soner Yalçın’ın mesafesini gösteren önemli bir iddia duruyordu karşımızda. Tarih 25 Şubat 2007. Aydınlık Dergisi ‘4 gazeteciye daha teklif edilmişti, reddettiler’ üst başlığıyla birlikte ‘Soner Yalçın’a “Efendi”yi MİT yazıp verdi’ kapağıyla çıkmıştı okur karşısına.

Okumaya Devam »

asker_albay-dursuncicekBugün Gazetesi, ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın orijinalini Ergenekon savcılarına ileten subayın, Türkiye’de taşları yerinden oynatacak ihbar mektubuna ulaştı.

Mektup, hükümeti yıkmayı, halkı birbirine düşürmeyi, suçsuz insanlara komplo düzenlemeyi hedefleyen planın emir-komuta zincirinde hazırlandığını ortaya koyuyor. BUGÜN, ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ belgesinin ‘gerçek’ olduğunun ortaya çıkmasını sağlayan esrarengiz subayın Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara gönderdiği ihbar mektubuna ulaştı. Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nda çalışan subay, ihbar mektubunda Türkiye’yi sarsacak iddialarda bulunuyor. Mektupta “İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın emir komuta zinciri içerisinde nasıl hazırlandığından, belgenin varlığının ortaya çıkmasının ardından tüm bilgi ve belgelerin imha edilmesi sürecine, ordu içerisindeki cuntanın halen devam eden faaliyetlerine kadar birçok konuda önemli bilgilere yer veriliyor. Gerekirse savcılara ifade verebileceğini belirten subay mektubunda, darbe eylem planını emir komuta zincirinde hazırlayan askerlerin nasıl himaye gördüğünü de Albay Dursun Çiçek’in evinde arama yapan askeri savcının sözleriyle şöyle açıklıyor: Biz personelimizi böyle koruruz… İşte Ergenekon savcılarının elinde bulunan o ihbar mektubu…

CUNTACI SUBAYLAR HALEN iŞBAŞINDA

Sayın Savcım, Kuşaklar boyu TSK’ya hizmet etmiş bir aileye sahip olmaktan onur duyan bir subayım. Son dönemde TSK’nın tarihinde hiç olmadığı kadar itibar kaydına uğraması, beni ve benim gibi vatanını ve milletini seven bir çok silah arkadaşımı son derece rahatsız etmiştir. Dosta güven, düşmana korku vermiş ordumuzun kendi milleti nazarında güven kaybediyor olması çok acı bir durumdur. Kendi milletine karşı psikolojik harekat yapan, toplumu bölen ve toplumun değerlerini karşısına alan bir TSK’nın hayal edilmesi mümkün olmadığı nasıl bir gerçekse, TSK’nın tamamının böyle olmadığı da bir gerçektir.

Halka psikolojik harekât

Maalesef, önceleri doğru ve gerekli olduğuna inandığım ancak şu an içinde bulunmaktan büyük pişmanlık duyduğum, sadece 3′üncü dünya ülkelerine özgü bir şekilde kendi vatandaşına “psikolojik harekat” uygulayan ve bunun adına da “bilgilendirme faaliyeti” şeklinde masum ve haklı görünen bir maske uyduran bir cunta oluşumunda birçok arkadaşımla birlikte görev aldım. Bu oluşum ilk başta gayet haklı gerekçelerle kurulan ve gerçek görevi düşmana karşı psikolojik harekat uygulamak olan Psikolojik Harekat Daire Başkanlığı’nı kendine maşa olarak kullanıyordu. Bu güzide kurumun imkan ve kabiliyetlerinden yararlanılarak devletin vali, kaymakam, savcı, hakim gibi önemli kadrolarında görevli personeli de dahil olmak üzere insanlarımız haklarında oluşturulan ‘Bilgi Fişi’ adı verilen belgelerle tek tek fişlendi. Cunta yapılanmasının organize ettiği yasal dayanağı bulunmayan faaliyetlerin kamuoyuna yansıması sonucu kurumumuz yıprandı, adı “Bilgi Destek Daire Başkanlığı” olarak değiştirilmek zorunda kalındı ve görev alanı daraltıldı. Hali hazırda devam eden, cunta faaliyetleri neticesinde, son olarak toplam sayısı 4 olan ve muharebede Ege Ordu Komutanlığı dahil tüm Ordu Komutanlıklarını destekleyecek olan Bilgi Destek Taburlarının sayısı 1′e düşürülerek asli görevini yapamayacak hale getirildi. Geriye kalan son taburda görevi bazı personel halen asli görevlerine yönelik çalışmaları bir kenara bırakarak cunta örgütlenmesinden aldıkları örtülü ve yasadışı görevleri yürütmeye devam etmektedir.

Makamları işgal ettiler

Yukarıda ifade ettiğim TSK içerisindeki “ülke yönetime el koyma heveslileri, yani darbe taraftarları” başka bir ifadeyle “Cunta örgütlenmesi” yıllardır işgal ettiği makamlarla, kilit pozisyonlar ve sivil uzantılarıyla ülkenin gündemini elinde tutmuş ve faaliyetlerini kamuoyuna “tüm TSK’nın ortak görüşü” gibi göstermiş ve göstermeye devam etmektedir.”

AKTÜTÜN VE DAĞLICA’NIN İÇİNDEYDİK

Cunta örgütlenmesi ve faaliyetlerinden haberdar ve rahatsız olan kendisi gibi personelin gerçekleri anlatmak için zemin bulamadığını ve sesini duyuramadığını ifade eden subay, mektubunda Aktütün ve Dağlıca karakol baskınları, Çukurca’da mayın patlaması ve Poyrazköy cephaneliği gibi skandal eylemlerin içerisinde de cuntanın bizzat yer aldığını iddia ediyor. İşte subayın dehşete düşüren sözleri:

Korkuttular ve sindirdiler

“Biz silah arkadaşıyız”, “Ortak düşmanlar”, “Biz bir aileyiz”, “TSK’yı yıpratmak istiyorlar” gibi temaları kullanarak sözde “Korumacı bir yaklaşımla” hedef saptırmaya çalışıyorlar. Bu “sözde korumacı yaklaşım”la birlikte, gerçekleri bilen ve duyurmak isteyen personel de “Korkutma ve sindirme” faaliyetleri ile susturulmaktadır. Bu şekilde birçok olay karşısında “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı yürütülmektedir. Cuntanın pisliklerini içeride gizlemek durumunda kalan TSK’nın itibarı ise sürekli zedelenmeye devam etmektedir. Toplumun genelinde bilinen ve dedikodu şeklinde kulaktan kulağa yayılan TSK ile ilgili birçok konuyu (PKK’ya yardım, uyuşturucu, fişleme, suikast, örtülü operasyonlar vb) olayların olduğu bölgelerde görev yapanlar, medya aracılığı ile öğrendi. Ancak medyanın bilmediklerini ben ve benim gibi Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı bünyesinde görev yapan arkadaşlar yani bu faaliyetleri bizzat planlayan ve icra eden kişiler çok yakından biliyoruz. Bilgi destek personeli olarak bizzat olayların içerisinde (Aktütün’de, Dağlıca’da, Poyrazköy’de, Çukurca’da ve daha birçok yerde) olduğumuz için gerçekler tüm çıplaklığıyla bilinmektedir.

Okumaya Devam »

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.